Sadece Kürtler değil Anadolu ve Mezopotamya coğrafyalarında yaşayan ve özgürlüğe, demokrasiye, barışa susamış tüm halklar için kara bir günün adıdır 15 Şubat.

15 Şubat, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın Suriye’den çıkışının çok öncesinde başlayan ve en nihayetinde Türkiye’de noktalanan, her aşamasında çok sayıda devletin içinde yer aldığı bir uluslararası komplodur.

Bu anlamıyla komployu sadece liderini hedef alarak PKK’yi tasfiye etme amacı kapsamında okumak çok dar ve yanıltıcıdır. Bu, uluslararası komplonun sadece Türkiye’nin gözünü boyayan boyutudur. Ama komplo çok derin ve çok daha kirlidir. 5 Ekim’de Abdullah Öcalan’ın Suriye’den çıkması ile başlayan süreç, aslında başta ABD ve İngiltere olmak üzere büyük güçlerin, o dönemde kendi politik ve ekonomik krizleri ile boğuşan Rusya’nın yokluğunda, 21. yüzyıl ile birlikte Ortadoğu coğrafyasının yeniden dizayn edilmesi yönünde yaptıkları ilk ciddi müdahaledir. Bugün artık her geçen gün daha da bir realite olarak hissettiğimiz 3. Dünya Savaşı’nın ilk kıvılcımıdır. Bu nedenle üzerindeki hegemonyalarını değişen yeni dünya düzenine göre yeniden yapılandırmayı amaçlayan büyük güçlerin bölgede demokrasi, özgürlük ve barış mücadelesi veren en diri gücü hedeflemesi hiç de şaşırtıcı değildir.

Amaç, öyle Türkiye’nin tehditlerine boyun eğme, bir NATO müttefiki olarak Türkiye’nin yanında olma değildi; amaç bölgeye yeniden şekil vermeden önce önlerindeki engellerin tasfiye edilmesiydi.

Uluslararası komplo ile aslında bırakın yardım etmeyi Türkiye büyük bir ateşin içine atılmak istenmişti. Amaç bir yönüyle de Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye teslimi ile ortaya çıkacak şiddet ve savaş sarmalı içinde gerekiyorsa bir dış müdahalede de olacak şekilde Türkiye’nin yeni konseptin gerektirdiği şekilde yeniden büyük güçlerin hegemonyası altına alınmasıydı. Abdullah Öcalan’ın hegemonik güçler eliyle Türkiye’ye teslimi Türk iktidarını da büyük bir şaşkınlık içinde bırakmış ve bu şaşkınlığın en güzel ifadesi dönemin Başbakanı Ecevit’in ağzından dökülen “Öcalan’ı bize neden teslim ettiler anlamadım” şeklindeki sözlerdir.

Türkiye’de iktidarlar tam da Abdullah Öcalan’ın kendilerine neden teslim edildiğini anlamadıkları veya anlamak istemedikleri, hatta bizzat bu uluslararası komployu kurgulayanların bir uzantısı oldukları için Abdullah Öcalan’a yaklaşımları hep sığ ve araçsal olmuş ve son kertede uluslararası komplonun hedeflerine hizmet etmiştir.

Bunun karşısında, bu komplonun ne anlama geldiğini, bu komplo ile neyin amaçlandığını en başından itibaren en iyi kavrayan kişi bizzat Abdullah Öcalan’ın kendisidir. Öcalan bu bilinçle, Suriye’den çıkmak durumunda kaldığı günden itibaren attığı her adımda bu komplonun boşa çıkarılmasını hedeflemiştir.

Komplonun amacı olan savaş, şiddet ve kaos üzerinden bölgeye yeniden şekil vermeye karşı Abdullah Öcalan ilk andan itibaren, belki de hiçbir önderin yapmaya cesaret edemeyeceği bir siyasal cesaretle Kürt sorununa onurlu ve kalıcı bir barışın nasıl bulunabileceğinin yollarını aramıştır.

Abdullah Öcalan, bu komplo ile sadece siyasi hamleler ile değil ama asıl bu komplonun temelinde yatan paradigma ile düşünsel olarak da hesaplaşarak mücadele etmiştir. Bu hesaplaşmanın en kilit kavramlarından biri paradigmasal kopuştur; yani sistem ile en başta onu meydana getiren felsefi temeller olmak üzere tüm düşünsel bağların kopartılması.

Bu kopuşun sonucunda Abdullah Öcalan, tekçi ve iktidarı merkeze alan kapitalist modernite olarak tanımladığı sisteme karşı toplumun tüm renkleri ve farklılıklarıyla devlete de ihtiyaç duymadan kendi demokrasisini inşa etmesine dayanan demokratik moderniteyi koymuştur.

Bu anlamıyla İmralı’da Öcalan, fiziki olarak tarihin görebileceği en hukuksuz tecridi fikren parçalamış ve sadece Kürtlerin değil dünyanın neresinde olursa oldun tüm ezilen, dışlanan halkların, dinlerin, mezheplerin kendi mücadeleleri için rehber alabilecekleri bir sistem ortaya koymuştur. Ve bu sistem İmralı’nın duvarlarını aşarak dünyanın dört bir yanında ezilen halkların, kadınların mücadeleleri bağlamında tartıştıkları, nasıl uygulanacağı üzerine kafa yordukları bir konu haline gelmiştir; ama en acısı şu an itibarıyla en az tartışıldığı yerin Kuzey Kürdistan olmasıdır.

Sonuç olarak, Komplonun üzerinden geçen 21 yıl, onu güncelliğin dışında tarihin bir konusu yapmamıştır. Abdullah Öcalan nezdinde halklara dayatılan uluslararası komplo 21 yıl önceki kadar güncel, 21 yıl önceki kadar yakıcıdır. Ve Anadolu ve Mezopotamya halkları özlemini duydukları özgürlüğe, demokrasiye, barışa ulaşamadıkları sürece öyle olmaya devam edecektir.

Bu bağlamda uluslararası komplonun 21. yılında barış ve demokrasi güçlerine düşen, Abdullah Öcalan’ın verdiği mücadele ve ortaya koyduğu paradigmasal dönüşüm ile aslında anlamsız hale getirdiği tecridin ve esaretin, ortadan kaldırılmasıdır. Ama bundan daha az önemli olmamak üzere, İmralı’da ortaya konan paradigmasal dönüşüm temelinde yeni bir akademileşme hareketi ile İmralı’da ortaya konan paradigmasal kopuşun toplumsallaştırılmasıdır.