Kürt sineması “14 Temmuz” ve “Ji bo Azadiyê” filmleri ile önemli ilkler başardı. Halkların desteğiyle ve sinema komünlerinin katılımıyla, kolektif akılla ve emekle çekilen filmler. Kürtler sadece sinemaya çektikleri filmlerle giriş yapmadı. Aynı zamanda sinemaya yeni bir soluk kazandırdı.

Yüzyıllardır varlık savaşı veren Kürtler, yedinci sanatla yani sinemayla sadece varlık değil aynı zamanda direnişle inşa edilen bir tarihi anlatmaya çalışıyor. Artık dünya, Kürtleri çarpıtılmış tarih tezlerinden ve belgelerinden ziyade, bizzat kendilerinden tanıyacak bir yüzyılı yaşıyor. Kürtler yaşadıklarını sinema aracılığıyla dünyayla buluşturuyor.

Kürtlerin yazılan ve yazılmayı bekleyen sayısız hikayesi var. Her hikaye ise bir film olmayı bekliyor. 21. yüzyıl Kürt sineması için umut vadeden bir yüzyıl. Sinema bir yüzyılı geride bırakırken, Kürt sinemasında ise 21. yüzyılda çektikleri filmler ve hala çekilmeyi bekleyen senaryolar damgasını vuracak gibi. Kürt gençleri sinemayı dağa, zindana, Kürdistan kent ve köylerine taşımak için büyük çaba sarf ediyor. Diğer yandan da Kürtlerin dil, kültür, askeri, siyasi, toplumsal, sosyolojik, ekonomik, parçalanmışlık, sınır, göç sorunlarını ve soykırımı beyaz perdeye aktarıyor.

Bugüne kadar bunu başarmış en büyük sinema ustalarından biri Yılmaz Güney’dir. Halil Dağ (Xelîl Dağ) ise dağ sineması, yani imkansızlıklar içinde yaratılan gerilla sinemasını geliştirerek sinema tarihine damgasını vurdu. Sinemayı, Yılmaz Güney kente, sokağa, ovaya, cezaevine; Halil Dağ ise dağa taşıdı. Genç sinemacılar ise bu iki yönetmenin çizgisinde Kürt sinemasını geliştirme arayışını büyütüyor.

Diz çökmeyenlerin hikayeleri…

Yasak ve olanaksızlıklardan dolayı bugüne kadar sınırlı sayıda yazılmış birçok hikayenin filmi çekildi. Bunlardan en çarpıcı olanı ise 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu ile Sur’daki Özyönetim Direnişleridir. Bu iki filmin hikayeleri birbirinden uzak değil. İki hikaye de Amed’de geçiyor. Türk devletinin en barbar ve en vahşi yüzü, bunun karşısında ise diz çökmeyenlerin hikayelerinden uyarlanan filmler. Türkiye’de maalesef bu iki filmin izlenmesi yasak.

“14 Temmuz” filmi Amed’de çekildi. Ortadoğu Sinema Komünü’nün desteğiyle Haşim Aydemir’in yönettiği “14 Temmuz”, 2016 yılında Amed’de çekilmesine rağmen Türkiye’de hala sinemalarda gösterilmesine izin verilmediği için ilk olarak Avrupa’da seyirciyle buluştu.

Dünyanın birçok yerinde büyük ilgiyle izlenen 14 Temmuz filminin çekilme hikayesi, filmin kendisi kadar ilginç.

Türkiye’de izlenemeyen 14 Temmuz filmi, dünyanın birçok yerinde büyük bir ilgi toplamayı başardı. Festivallerde ödüllere aday gösterildi. Süleymaniye Film Festivalinde Onur Ödülüne layık görüldü. Türkiye’nin yasak ve sansürleri nedeniyle bazı ülkelerde engellerle karşılaştı. Süleymaniye’de alınan ödüle rağmen Güney Kürdistan’da da politik kararlarla filmin gösterimi yasaklandı. Ancak film nerede gösterildiyse izleyenler tarafından dakikalarca ayakta alkışlandı. Her alkış ise filmin başarısının en büyük ödülü oldu.

Sinema ve belgesel iç içe

“14 Temmuz”, sanat ve estetik yönü güçlü bir film. Filmin hikayesi yaşamış birçok karakterin hikayesinden uyarlanmış olsa da aslında sinemanın diliyle bunlar birbiriyle uyumlu örülmüş. Filmin her planı ve her karakteri kendi başına film olacak kadar derin. Sinema, belgeseli; belgesel ise sinemayı besleyen iki önemli alan. 14 Temmuz filmi de sinema ve belgeselin iç içe geçmiş en yalın hali.

Film, yaşanmış hikayelerden uyarlandığı için biraz belgesel tadı da veriyor. Sinemanın dili, imgeleri, metaforları, yönetmenin yaratıcılığına kalıyor. Yönetmenin filmde kullandığı metaforlar oldukça başarılı. Kameranın açıları, dönem kostümleri, dekor, ışık, oyunculuk ve hatta renkle önemli bir dil yakalamış.

İran sinemasının izlerine rastladığımız filmin birçok başarılı yönü var. Kürt sinemasının ve Kürt yönetmenlerinin giderek büyük projelere imza attığı ve başarılar elde ettiği bir dönemde önemli bir ilki beraberinde getirdi 14 Temmuz filmi.

Filmin çekildiği süreçte Amed, Türkiye’nin bugün içine sürüklendiği büyük siyasi, sosyal, toplumsal, felaketlerin provasını yaşıyordu. Bir yandan AKP hükümetinin hayata geçirmek istediği Sur’a ilişkin projeler, diğer yandan bu projelere ve Kürdistan’da işgal ve soykırım savaşına karşı artık kendi kendisini yönetmek isteyen halkın demokratik özyönetim sisteminin ilan ediliş süreci birarada yaşanıyordu.

105 günlük ‘muhteşem’ bir tarih

Amed direnişe yabancı bir kent değil. Binlerce yıldan günümüze kadar kesintili de olsa yaşanan direnişler hep var olmuştur. Direniş ruhu beden değiştirmiş ama asla ölmemiştir. Bu yüzyıl da Amed’in Sur ilçesinde ve Suriçi bölgesinde her sokak bir direniş mevzisine dönüştü. Bölgedeki tarihi surlar, direnişçiler tarafından savunma amacıyla kullanıldı. Surlarda hiçbir zaman kaybolmayan mücadele ruhu, Kürtler başta olmak üzere halkların işgalcilere karşı günlerce direnmelerini sağlamıştır.

Devletin askeri ve çetesiyle her türlü silahı ve saldırı biçimiyle Sur’u işgal etme ve özyönetim direnişini kırma girişimlerine rağmen bir grup genç, 105 gün boyunca ‘muhşetem’ bir tarih yazdı.

Dicle’nin bir yanında tank ve top saldırıları altında olan Sur’da ölümsüz bir direniş yaşanırken öbür yanında ise başka bir direniş olan 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu Destanı beyaz perdeye aktarılıyordu.

1982’deki zindan direnişinin önderleri Mazlum Doğan, Kemal Pir, Hayri Durmuş, Akif Yılmaz, Ali Çiçek ve Dörtler’in ortak hikayesi için plato hazırlanmış, oyuncular belirlenmiş, kameralar kurulmuş, tüm set göreve durmuş, yönetmen ise bütün ekipmanıyla tarih yazan direnişin filmini çekmek için büyük bir sorumlulukla işlerine sarılmıştı.

“Yaşamak Direnmektir” diyenlerin öyküsüydü sinemaya aktarılan. Tüm Amed’in üzerinde, göğe kara dumanlar yükselirken tank ve top sesleri altındaki yönetmen, ‘kayıt’ için sessizlik isteyecekti herkesten ancak bir tek tank, top ve mermi sesleri kesilmeyecekti. Yanıbaşlarında “Son Muhteşem Olacak” diyenler ise direniş mevzilerinde yeni bir döneme girildiğinin ilanını haykıracaklardı. Ne sanat savaşın önüne geçmiş ne de savaş sanatın önüne. Amed, tarihi günler yaşarken 2016 kışında, sanat ve savaş birarada yaşanıyordu. Savaşın sanatla ne kadar güçlü bir bağının olduğu o günlerde bir kez daha görülüyordu.

Mazlum, Kemal, Hayri, Çiyager, Nucan…

Sur’daki direniş boyunca, oyuncular sette, Mazlum Doğan, Kemal Pir ve Hayri Durmuş’ların direnişlerini canlandırıyordu. Tarih içinde tarih yaşanırken Mazlumların Diyarbakır Zindanından yükselen direniş çığlıkları Çiyager ve Nucanlar tarafından tekerrür ediyordu. Bir hikaye başka bir hikayeye, bir film başka bir filme, bir direniş başka bir direnişe kapı aralıyordu.

Günü geldiğinde ise Sur’da yaşanan direniş 2017 yılında Kürdistan’ın direniş kenti olan Kobanê’de çekilecekti. “Ji Bo Azadiyê” filmi, Kobanê’de büyük bir seferberlik ruhuyla çekilen ve Kürt sinemasına her açıdan yenilikler katan bir film. Ersin Çelik’in yönetmenliğini yaptığı ve yüzlerce insanın büyük bir emek harcadığı “Ji bo Azadiyê” de Avrupa’nın birçok yerinde gösterime girmeye hazırlanırken Hindistan başka olmak üzere onlarca ülkenin film festivallerinde boy gösterdi, ödüllere aday oldu.

Ne yazık ki Türkiye’nin açık bir cezaevine dönüştüğü bir zamandan geçiyoruz. Sanata dair her şey dondurulmuş durumda. Sansür yaşamın her alanında, en çok da sanata ve sanatçıya karşı uygulanıyor. Bu durum artık oto-sansür halini almış durumda. Bu nedenle Sur Direnişi Türkiye’de değil, Kobanê’de çekildi. DAİŞ’ten özgürleştirilen ve hala inşası süren Kobanê’de bir filmin çekilmesi ‘muhteşem’di. Belki hayatlarında sinemaya gitmemiş insanlar, bir filmin çekilmesine tanık oldular. Güçlü bir prodüksiyon ekibi, Sanat yönetmenleri, amatör oyuncular, ortak akılla yazılmış bir senaryo ve Kürt sinemasının deneyim ve birikimlerinin senteziyle çekilen bir film oldu.

Film, Sur’daki kahramanlığın öyküsünü ve Türk devletinin işgalci, yağmacı, barbar yönünü beyaz perdeye aktarıyor. Rojava Sinema Komünü ve Dağ Sineması’ndan onlarca insanın katkılarıyla çekilen film, Kürt sinemasında bir mihenk taşı olmayı başarıyor.

Yeni bir kültür yaratılıyor

Sur direniş filminin çekilme hikayesi de oldukça ilginç. Prodüksiyon çalışmaları, set hazırlık ve çekim sırasında Türkiye, Zeytin Dalı Harekatı adıyla Efrîn’e işgal saldırıları başlattı. Kobanê’de bir yandan Sur’un ‘Muhteşem’ direnişinin filmi çekilirken Efrîn’de yine havadan ve karadan Türk ordusunun ve çetelerinin saldırılarına rağmen yüz binlerce insan ülkesini ve toprağını savunmak için direnişteydi. QSD ise DAİŞ’in hilafet ilan ettiği Rakka’ya yönelik Fırat’ın Gazabı Hamlesini başlatmıştı. Kobanê’de yapılan Sur platosu için gerekli olan malzemeler Rojava’nın birçok yerinden toplandı. Savaş ve çatışma sahneleri en değme filmleri aratmadı. Kobanê halkı başta olmak üzere binlerce kişi bu film için seferber oldu. Sanat, prodüksiyon ve yapımda yer alan binlerce insanın emeği sonucunda böyle bir eser çıktı. Savaşın hiç durmadığı Rojava’da, yaşamın inşasına, sanatla ve sinemayla yeniden ve daha anlamlı bir katkı sunuldu.

Sinema yeni bir kültür yaratıyor. Sadece kültür değil ideolojiye de hizmet ediyor. Günümüzde ise sinema büyük bir endüstri haline gelmiş durumda. Filmin üretimi, dağıtımı ve seyirciyle buluşması için astronomik rakamlarla para harcandığını tahmin etmek güç değil. Kapitalizm, sinema sektörüyle önemli bir tüketim alanı yaratmış durumda. Dünyanın en eski sinema sektörü Hollywood, ne yazık ki özgür ve politik sinemanın gelişmesini zorlaştırıyor.

Ancak Kürt sineması “14 Temmuz” ve “Ji bo Azadiyê” filmleri ile önemli ilkler başardı. Halkların desteğiyle ve sinema komünlerinin katılımıyla, kolektif akılla ve emekle çekilen filmler. Kürtler sadece sinemaya çektikleri filmlerle giriş yapmadı. Aynı zamanda sinemaya yeni bir soluk kazandırdı. Sinema komünleri senaryo, oyunculuk, dekor, sanat, kamera gibi, a’dan z’ye birçok alanda film çekim süreçlerini kolaylaştırıyor. Filmin çekildikten sonraki aşaması, yani seyirciyle buluşma da yine sinema komünlerinin aracılığıyla sağlanabiliyor. Büyük bütçeli filmler değil, komün ruhuyla çekilen filmler, Kürt ve dünya sinema tarihine yol ve yeni bir sinema anlayışı kazandırabilir. 14 Temmuz ve Ji bo Azadiyê’nin birçok ortak yönü var. İkisi de direniş temalı filmler. Tarihe belge niteliğinde çekilmiş filmler. Ama en önemlisi Dicle ve Fırat Nehirlerinin bereketli kollarında çekildiler. Dağ ve Kürt sinemasının, onlar gibi hiç durmadan akmasını sağladılar.

Nûdem TÊKOŞER